Salı, Haziran 30

Ve Başka Hiçbir Şey Önemli Değil

Esintili bir Pazartesi akşamı Apocalyptica'nın Nothing Else Matters yorumunu dinlerken, insanın sadece bir sözünün başka bir insanın hayatına yön vermede ne kadar etkili olduğunu düşünüyordum.

Kendinize güveninizi kaybettiğiniz bir anda, vazgeçecek ve arkanızı dönüp gidecekken o insanın her şeyden habersiz size fikrini söylemesi, bunu sadece istediği için yapması ve sizi aslında çok önemli bir karardan vazgeçirdiğini bilmemesi.

Oluyor bunlar hayatta. Ve tüm bunlar olurken aptal bir insan yüzünden kendimi sorgulamamam gerektiğini anladım. Güzel bir tecrübe oldu. Kayıp vermeden, bir şeylerden vazgeçmeden.

Herkese güzel bir hafta diliyorum. Aslında bir hafta dolmadan yine görüşeceğiz ama içimden bu güzel dileği bütün haftaya mal etmek geldi. Olur ya, dünya hali. Kim öle kim kala.

Görüşmek üzre...

Cumartesi, Haziran 27

Sinema Sinema

Son izlediğim film "Lanetli Ev"; orjinal adıyla, "The Haunting in Connecticut." Bir kaç sahne dışında beni hayal kırıklığına uğratan bir filmdi. Korku filmi diye değil de dram türünde bir film izlemek için gitmiş olsaydım memnun ayrılabilirdim ancak içine bir kaç "bööö" diyen suratı o biçim adam yerleştirip korku filmi yaptığı zanneden yönetmenler olduğu sürece dram türüyle korku karıştırılmaya devam edeceğe benziyor.

The Haunting in Connecticut, hikayenin yaşanmış bir olay olması sebebiyle de sizi dramatik bir duygu yoğunluğunun içine itiyor. Öyle ki birkaç sahnede göz yaşlarımı tutamadım, hatta ulan korkudan ağlıyorum zannedecekler diye telaşa kapıldım.

Filme gitmeden önce yorumları okuma fırsatım olmadı, çünkü her zaman olduğu gibi ani verdiğim bir karardı. Genelde sinemaya gider ve gişedeki hatuna, "korku filmleri hangileri" diye sorar öyle karar veririm.

Eve gelince hışımla bilgisayarı açtım ve filmle ilgili yazılan izleyici görüşlerini okudum. Çoğu gerçek bir hikaye olmasında takılmış. Evet normal bir insan bir odadan sesler geldiğini duyarsa kaçıp gider, cesaret gösterip olayı araştırmaya kalkışmaz da olayın bu yönünü bir kenara bırakalım. Gerçek bir olaydan alıntı ya da değil bir korku filmi bu kadar basit olmamalı. Artık çocuklar bile oyun oynarken, yalan söylerken, birbini kandırırken bu tür olaylar anlatıyor. Odadan sesler geliyo, orada ölüleri kesiyolarmış, akşamları ışıkları yakıp yakıp söndürüyolar."

Son dönemde izlediğim en iyi korku filmi "The Uninvited" - Davetsiz. Nurgül Yeşilçay'a feci şekilde benzeyen Emily Browning'in oyunculuğunun yanında "Lanetli Ev"deki Kyle Gallner'ın oyunculuğu bana Küçük Emrah'ı hatırlattı.

Yönetmenlere gelince... Her iki filminde yönetmenlerinin ilk yönetmenlik denemeleri, bu yüzden biraz müsamaha gösterilebilir.

İzlemeyenler vardır diye iki filmden de daha fazla bahsetmeyeceğim. Sadece şunu söyleyeyim. Tek filme verecek kadar paranız varsa tercihinizi The Unvited'dan yana kullanın. Yok eğer vizyondaki bütün korku filmlerini izleyeceğim diyorsanız yine de Lanetli Ev'i sona bırakın.

İyi seyirler olsun.

Cuma, Haziran 26

Olasılık Hesabı

Çok ilginç bir gün oldu benim için. Michael Jackson'ın ölüm haberini almamın üzerinden bir gün geçmemişti ki Charlie'nin meleğinin öldüğünü öğrendim. Bu arada... Kanserden ne çok insanı kaybeder olduk!

Aslında şanslılar. Eceliyle ölmek daha huzur vericidir herhalde. Bir de canilerce katledilenler var ki... Öldü demeye dili varmıyor insanın.

Münevver Karabulut cinayetinin her gelişmesinin medyaya yansıtılmasını davaya zarar verici olarak görüyorum. Katil zanlısının nerede görüldüğünü cümle alem duyar da o duymayıp orada kalmaya devam edecek kadar saf mıdır? Bu haberleri duyuran basın mensupları da saf değil tabiki, sadece reytinge tapıyor, taptırılıyorlar. Bu konuyu neden açım bilmiyorum. Sanırım ailenin gözümüzün önündeki dramı, acısı bana da dokundu artık.

Çocukları ellerinden alınan ailelerden başka bir de kendi öz evlatlarını öldürenler var. Bunda akıl sağlıklarını kaybedenler, günlük sıkıntılar yüzünden cinnet getirenlerin yanında acımasızca gerçekleştirenler de dahil. Bir de sadece racon hesabı canından olanlar var. Tabi bizim basından duyduğumuz kadarıyla.

Fazla ölüm kokan bir yazı oldu. Bunın sıkıntısı ve buhranıyla kulağım televizyondan yükselen müziğe gidince kafamı çevirip baktım. Manga'nın klibinde neden esra-ceyda kardeşlerin görüntülerini kullandıklarını anlamaya çalıştım. Derken şarkının sözleri dikkatimi çekti.

Naber bak, bende dert yok tasa yok
Mutluyum artık bir beynim yok
Dikmişim ekrana gözlerimi
Başka da bir ihtiyacım yok

Kişisel neyim kaldı ki bir iletim olsun
Tıklana tıklana her şeyim ortada
Atın ölümü arpadan olsun
Her yiğit gibi benimki de meydanda

İyi gönderme olmuş ama bence cesaret isteyen bi eylem değil bu. Ekran karşısında her fırsatta kendileriyle dalga geçiliyor zaten. Onlar da hallerinden rahatsız görünmüyorlar. Ve dünya üzerindeki insan nüfusunun yarısı onlar gibi olsa dünya nüfusunun yarısı mutlu demekti. Diğer yarısı da nasılsa ecelleriyle ölürdü. Dolayısıyla gazetelerin üçüncü sayfalarında ikinci sayfaların devamı olarak magazin haberleriyle dolu olurdu ve biz sosyete hanımlarının fotoğraflarını gördükçe kozmetiğe daha fazla meraklı olurduk. Böylelikle kozmetik satışı fazla fazla olduğundan kozmetik ürünlerinin fiyatları ucuz olurdu. Dolayısıyla koca parası yemeye meraklı hatun sayısı azalır, erkeklerin aldatma oranında düşüş görülürdü. Aldatmayan erkekler iyi bir aile babası olabilir ve sorunlu çocukların sayısı azalırdı. Sorunlu çocuk sayısı azaldıkça cani yetişme oranı da düşerdi. Böylelikle eceliyle ölen bir dünya nüfusu yaratabilirdik.

Olasılık hesabı... Her zaman işe yaramasa da umut vericidir.

İyi günler olsun...

Çarşamba, Haziran 24

Nil Tınısında

Ünlü hemcinslerimi kıskanacak kadar kompleksli bir insan değilim. O yüzden bir çekememezlik yazısı için salyaları akanları baştan uyarayım. Öyle bir şey değil bu. Sadece fikrimi söyleyip çekileceğim.

Rengarenk kıyafetler, üstünde bembeyaz bir surat, iki mavi göz, kocaman bir ağız. Güzel bir kız aslında. Her şeyi bozan sesi olmasa...

Sesi kötü diyorum da, hani albümlerini bulundurmuyorum ama bir yerde duyunca ayaklarım, başım oynamaya başlıyor hemen. Anlam veremediğim de bu zaten. Zor olan bu. Çünkü her şartta burun kıvırdığım bir şarkıcı olsaydı "ne anlıyor millet bundan" diyip savuştururdum. Ama insan kendini kategorize edemiyor. Etse bile inandırıcı olamıyor. Çoğu kişiyle aynı durumu yaşıyorum yani. Herkes sesinden rahatsız ama yine de dinlettiriyor kendini.

Akşam bir programa konuktu, orada izledim. Güzel şarkıları var yeni albümünde. Ama bu kadın bu sesle nasıl yapıyor bu işi anlam veremiyorum. Müzik ne kadar kulağıma hoş gelse de Nil şarkıyı söylemeye başladığında yüzüm ekşiyor. O kadar efekt, bilgisayar falan işe yaramıyor işte. Kötü sesi, kötü. Hatta kısık. Grip olmuş hasta gibi. Çok derinden geliyor. Gelirken ses tellerini acaip zorluyo gibi oluyor. Beni Turnike'nin adını hatırlayamadığım sunucusunun çatallı sesi bile bu kadar rahatsız etmezdi izlerken.

Kötü sesli bir insan nasıl şarkıcı olabilir? İnsanın ilk aklına gelen arkasının sağlam olması. Hadi Türkiye'de arkan sağlam olmasa da bedel ödeyerek gelebilirsin belki bu yere. Öyle ya, önümüzde bir çok örneği var. Ama Nil'in burada olmasının sebebi belli ki arkasının sağlam olması.Yoksa bence hiçbir müzik yapımcısı otuz yaşında çocuk taklidi yapan kötü sesli bir kadına yatırım yapmazdı. Ama babanız müzisyense, zaten bu piyasanın içinde büyümüşseniz, e bi de albüm yapmaya paranız varsa hiçbir şey imkansız değildir.

Yahu Nil Karaibrahimgil on iki yaşından itibaren okuldan arta kalan zamanlarında Sertab Erener'e ait Reklamevi adlı reklam ajansında metin yazarı olarak çalışmaya başlamış. Kaynağım da wikipedia. Allah aşkına ben üniversite mezunu halimle bir stajyerlik bile kapamazken reklam ajanslarında ve bir sürü de bedava çalışan reklamcı varken iş mi bu şimdi 12 yaşında çocuğu reklam yazarı yapmak? Hangi reklamla keklenmiş acaba bizimkiler? Ben o zamanlar yoktum tabi, izleyemedim o reklamları.

Neyse! Nil'in derdi beni germedi. Ben ondan kısa süre içinde çocuk doğurmasını bekliyorum. Bekliyorum böyle bir şey, çünkü biraz daha doğurmazsa riskli hale gelecek. Doğursun ki çocuğunu tüllerle falan giydirsin, dantelli mantelli pembe egzantrik kıyafetlerle süslesin. Küçük Nil'ler yetiştirsin ki biz de olan biteni hayretler içinde izlemeye devam edelim. Sen hiç büyüme yavrucum. Büyüttüğün çocuklarla beraber saklambaç oynarken çekersin bilmem kaçıncı klibini.

Pazartesi, Haziran 22

Siyaset Yapmakla Modellik Arasındaki Fark

Aslında ben türban lafını duyunca tırnaklarını çıkaranlardan değilim. Sadece başını örtmek ve türban arasındaki farkı bilmeyenlere karşı tahammülsüzüm. Ama bu kişiler safça Polyannacılık oynayanlar olduğu sürece görmezden gelebilirim onları. Kızamam. Asıl tehlikeli olanlar "türban"ın, "başını kapatmak" olarak yumuşatılmasının hedefe ulaşmada bir araç olduğunu bildikleri halde bilmemiş gibi yaparak bu oyunun parçası olanlar. Yani az önce okuduğum yazının yazarının dahil olduğu kesim.

Murat Sabuncu'nun gazeteport'taki son yazısında bahsettiklerini duyduğumda karşımda, olsa bi anlam veremediğim hareketler gördüğüm her insana yapabileceğim sol kaşımı kaldırıp ağzımı bir yana çekerek kafamı salladığım ifademi takınmak olurdu. "Eeee, ne alaka?"

Sabuncu, Türkiye'de bir kadının soyunma özgürlüğü olduğunu ama örtünmesine hak verilmediğini söylüyor yazısında. Açıkça Türkiye demiyor, açıkça örtünme hakkı demiyor ama yazdıkları bu bahsettiklerimi on ikiden vuruyor. Gündeminde de Ayşe Arman'ın Nihat Odabaşı'na çektirdiği fotoğraflar var. Anlaşılan o ki Sabuncu, Ayşe Arman'a olan kinini ve hedef şaşırtarak kusmayı denemiş. Yoksa yazısında bahsettiği gibi kadınların kapanmasında ataerkil toplum yapısı ve mahalle baskısının olmadığının kral çıplak diyememek kadar abes olduğunu kim yadsıyabilir?

Kaldı ki Türkiye'de mahrem yerlerini örten kadına kimsenin bir şey dediği görülmemiştir. Başını kapatan kadına da kimsenin bir şey dediği görülmemiştir. Kimsenin "Bu devirde ne baş örtmesi canım! Ne ilkellik!" dediği yoktur. Başını örtmeyi siyasi araç olarak kullananlara söylenmiştir ne söylendiyse; daha doğrusu söylenmelidir ne söylenmeliyse.

Aslında bu tartışmanın kaynağı siyaset yapmakla modellik yapmak arasındaki farkın ayırdına varamamış olmaktır. Siyaset yapmakla modellik yapmak arasındaki farkın ayrılamamasından dolayı nasıl bir köşe yazısı çıkıyor Türkiye'de, anlam vermek güçtür. O soyunuyor da o niye örtünemiyor bahsi, köşe yazısı çıkarmak için bir gündemi alıp evirip çevirip öyle yorumlamaktır.

Ayşe Arman soyunmuş, destek aldıkları da olmuş. Ama eleştirenler de var görüldüğü gibi. Bugüne kadar da bir çok kişi soyundu, soyunmaya da devam ediyor. Onları da eleştirenler var, destekleyenler de. Ama bugüne kadar hiç başını örten birine, "çıkar onu" dendiğini ne gördüm ne de duydum. Kimin neresini örttüğünün bizi ilgilendirmediği gibi Ayşe Arman'ın soyunması da bizi ilgilendirmiyor. Ama biri sembol olmuş bir şeyi kafasına geçirip propanga yaparsa, orada herkesin söz hakkı vardır.

Saygılar...